Köyde öğretmen olduğum dönemler.
Oğlum Özgür çok hastalanmıştı bir ara. Sabaha kadar uyumadık. Ablamız geldi. Hacer teyze geldi. Biz sınıfa girdik. Aklım çocukta tabii. Bir süre sonra İsmail amca ve komşular geçmeye başlayınca lojmana “Bunlar çocuğun çok kötü olduğunu biliyorlar, bir şey olacak.” paniğiyle eşimi çağırdım, ağlıyorum. Köyde arabası olan yok. Yoldan tesadüfen bir araba geçecek de çocuğu doktora götüreceğiz. Yağmur yağıyor, hava buz gibi. Eşim araba beklemeye başladı, ben beşinci sınıflara söyledim, ne yapacaklarını. Çıkış saatlerini de söyledim. Rastlantı araba geldi ve biz doktora attık kendimizi. Serum taktılar hemen. Bitinceye kadar zaman geçti tabii. İlaçlarımızı aldık, taksiyle döndük köye. Bir de ne görelim? Öğrencilerin hepsi sınıfta değil mi? Saat üçte gitmeleri gerekirken saat beş olmuş hâlâ okuldalar. Neden eve gitmediklerini sordum telaşla. Özgür’ü merak etmişler, bizi görmeden gitmek istememişler. Ders yapmışlar. Matematik dersi yaptırmış büyükler küçüklere. İsmail amcamız da beklemiş bir şey olmasın çocuklara diye. O gece de bekledi sevgili amcamız teyzemizle birlikte, Özgür gözünü açıp kendine gelene kadar… “Özgür’e bir şey olursa korkar bu kızcağız, yalnız bırakmayalım.” demişler. Bu nasıl yüce bir duygudur?
Bu nasıl bir değer vermedir? Bu nasıl sevmedir, nasıl bütünleşmedir? Öğrencileri o kadar süre içinde problem yaşamadan bir arada tutan nedir? Ne verirseniz onu alıyorsunuz aslında.